Arşiv Ocak, 2007

ZOR VAZİFE

Kulluk vazifelerimizin içinde belki de en zoru, davranış ve yöntemimizde ki, en ufak hatanın bile, büyük zararlar verebildiği ağır vazife; ANA-BABALIK… Üzerimize aldığımız bu büyük mesuliyet , zorluğunun yanısıra öyle tatlı , öyle haz dolu ki, insan bu zorluğun altına girmemeyi düşünemiyor. Önce dünyaya getirme zorluğu, sonra maddi-manevi külfetiyle doğan masumu ele avuca getirme telaşı, derken eğitimi , ahlakı , geleceği hepsi büyük sorumluluklar.

Allahü Teala’ nın yarattığı insan ve hayvan mahlukata verdiği içgüdüler, bizden birer parça kabul ettiğimiz bu masum varlıklara şefkatli olmamızı, fedakar olmamızı sağlıyor.Sadece insan değil hayvanlar dahi yavrularına sahip çıkıyor, besliyor, koruyor(hayvan veya insanda bazı istisnalar ayrı) .Önemli olan, bizi hayvandan ayıran yönümüzle bu emanetlere sahip olmamız.Onların bir şekilde, az veya çok maddi ihtiyaçlarını sağlamak kolay.Lakin hayata geliş, varoluş gayelerine yani kulluklarına yardım etmek, onları manevi olarak ta doyurmak, ana-babalığın birinci vazifesi olmalıdır.Bu yolda öyle büyük bir vebal altındayız ki, bu vebalin ağırlığı altında ezilebiliriz.

Onların başarılarıyla övünüyor, bu başarıdan kendimize pay biçiyorsak, olumsuz her sonucun bizden izler taşıdığını da asla unutmamalıyız.” Benim çocuğum okudu, şimdi falan mevkide” diye övünürüz.Öyleyse ” Ben evladıma yeterince sahip çıkamadım, şimdi böyle kötü bir insan oldu” da diyebilmeliyiz.Oysa sebep-sonuç arasında bir düzen bir denge var.Rabbimin imtihanları bizi bu yolla deniyor olabilir, yani evlatlarımızla imtihan olunabiliriz.Ama sonuç olumsuz olursa imtihanı kaybeden biz oluruz, suçlu kaderimiz asla değildir.Nice alim kişiler bu imtihanı kaybetmiştir.Biz üzerimize düşeni fazlasıyla yapmalı sonucu Rahmana bırakmalıyız.Kimi çocuk anasından- babasından yoksun mükemmel hasletlerle yetişir, kimi çocuk maddi manevi dört dörtlük bir evde imkansızı başarıp kötü bir ahlaka sahip olur.Bunların sırrını bilemeyiz.Bizim yapacağımız şey vazifemizi bilmek bu yolda çabalamaktır.Yani ana- babalığı önemsemek, bunun bilincinde olmaktır.

Kul nasılki, ibadetle mükelleftir, evin erkeği çalışıp rızık kazanmakla, hanım ev hizmetiyle vazifelidir, ana-baba olan insanlar da, bu vazifelerine ilaveten sorumluluklarını üstlendikleri evlatlarının , ruhlarını ve ahlaklarını beslemekle sorumludurlar. Biz de bu bilinçle yaşantımıza yön vermeye çalışıyoruz . Evlatlarımız bizim için hem çok büyük sorumluluk hem de çok mübarekler. Evet onlar bizim için çok mübarekler, çünkü biliyoruz ki, vefatımızla arkamızda bizim için devamlı birer hayır kapısı olacaklar.(İNŞALLAH) Dünyevi lezzetlerde, nasıl onlar için en güzelini en mükemmelini istiyorsak , uhrevi lezzetleri de ebedi alemde yaşamaları için , emanetçiliğimizi layıkıyla yapmaya çalışıyoruz.Dünya imtihanını en az hatayla en az zararla atlatmalarını umudediyoruz.

Ana-baba olarak bizim bu vazifedeki, dünyalık tek çıkarımız iç huzurudur herhalde.Şahsım için , bu dünyada menfaat ummadan yaptığım en önemli görev; analık.Bunca emek için maddi hiç bir menfaat beklemiyorum ama hayırlı evlatlar yetiştirebilirsem Rabbimin katında bir değeri olacağını ümitediyorum.

İnşallah Rabbim beni evlatlarımla imtihan etmez, her duamın başı budur.İnşallah onların bana dua ettiren hasletleriyle gurur duyarım, Rabbimin rızasını bu yolla kazanırım, anlımın akıyla analık vazifemi tamamlarım. Allah(cc) hepimizin evladını hayırlı kılsın AMİN…

Yorumlar (3) »

SAMİMİYET

Canım arkadaşım NESİBE bu yazıyı okuduğunda inşallah baban da şifa bulmuş olur.

Önce kul olarak sonrada insan olarak, uymamız gereken elzem bazı kurallar var.Şahsi görüşüm; bu kuralların başında, samimiyet geliyor.Kulluğun mecburiyeti bu, çünkü yaratıcıya karşı samimiyetsizlik zaten düşünülemez.O, yarattığını herkesten daha iyi bildiği için, kul istese de riyakarlık yapamaz.Sen, “Allah’ım ben senin için şu işi yapıyorum” deyip, hayrını gösteriş için yaparsan kendini kandırmış olursun.Belli bir zamandan sonra kendine bile bunun ne denli samimiyetsiz bir söz olduğunu itiraf ediverirsin.

İnsanın insana karşı olan samimiyeti ise çok farklı boyutta.En yakınındaki insanın bile, bazen öyle, bazen böyle olduğunu görmek çok üzücü.Özellilkle de yakınınızdaki birinden beklemediğiniz bir iki yüzlülük, çıkarcılık, samimiyetsizlik sizi hayata karşı umutsuz hale getiriyor, güveninizi sarsıyor.Diğer insanlara karşı hep ” acaba ” ile yaklaşmanıza neden oluyor.Şükürler olsun ki, böyle birkaç yakın arkadaşım olduysa da, hayatımdaki samimi dostlarım bana kafi derecede mevcut.Bunların içinde, samimiyetine kendim kadar güvendiğim biri var ki, onun için “kardeş” sıfatını kullanırım.Onbir yaşımdan yirmi yedi yaşıma kadar hayatımın içindeydi.Yedi yıl İHL de acı tatlı çok şey yaşadık onunla.O yıllarda tuttuğum günlüklerimi görseniz beni daha iyi anlarsınız.Okul, dershane, hocalık kursu, dikiş kursu derken bu gurbet günleri başlayana kadar hiç ayrılmadık.Onu dokuz yıl içinde üç-dört kere görebildim ve hemen hemen altı yıldır hiç görüşemedik.Ama o bu yıllar içinde “gözden ırak olan, gönülden de ırak olur” sözünü çürüttü.

Bu dostlukta tam bir samimiyet var.O beni Allah için sever, ben de onu.Bunu birçok defa birbirimize ifade etmişizdir.Aradaki kilometreler, yıllar, imkansızlıklar bizi uzaklaştırmadı, aksine arkadaşlığımızın kıymetini daha iyi anlar olduk.Birbirimize karşı ne menfaatimiz var? Belkide bu dünyada hiçbir zaman aynı mekanı paylaşamayacağız.Aynı şehirde yaşamak belki de hiç nasip olmayacak.Telefonla arayıp konuştuğumuzda, birbirimizin sesini duymak dışında bir derdimiz yok.Yıllar önce Eyüp’te benimle (evi Eyüp’te olmasına rağmen) dakikalarca durakta otobüs beklemeye razı olur, yalnız bırakmazdı.Ve o zaman kardeşliğimizin asla bitmeyeceğini vadetmişti.Aradan geçen yıllar onun ne kadar samimi olduğunu ispatladı.

“Nasılsın canım?” sözü, bana altı yıldır görmediğim kardeşimden geldiğinde nasıl güç veriyor, huzur veriyor bunu ifade etmem imkansız.Çünkü biliyorum ki bu sözü gerçekten beni merak ettiği için söylüyor.

Bu arkadaşlıktaki samimiyetin nedenlerini çok düşünmüşümdür.Sonunda inandım ki; temelinde Allah sevgisi, inanç birliği ve ruh benzerliği olan ilişkiler asla yıpranmıyor- kopmuyor.Sevdiğini Allah için seven, sevgisinde samimi olan ister bir dost, ister eş, isterse  de bir anne olsun karşılıksız verici oluyor.Ve bu karşılıksız vericilik onu asla rahatsız etmiyor.Günümüzde sıkça duyduğumuz bir kelime; “neden hep ben fedakarlık edeyim, bana ne?” dir.Çünkü kişi bir şekilde arkadaşından da, eşinden de, evladından da bir menfaat beklentisi içinde.Karşılıklı bu çıkar ilişkisi tek taraflı olunca, vericilik hoşuna gitmiyor.Ama samimi insanların ilişkilerinde bu çıkar ilişkisi asla yok.Onlar önce Allah’a sonra ailesine sonra da dostlarına karşı samimi bir sadakat içerisindeler.İnsanlara karşı bu sadakatleri elbette tek taraflı değil, karşı taraftan da samimiyet gördükleri kesin.Zaten tıpkı bir paratoner gibi, ruh benzerleri birbirlerini çeker.İnsan hayatta kişiliğine göre insanlarla dost olur.Demek ki, ne yaşarsak kendimizden bilmeliyiz.Ektiğini biçme meselesi…

Ben yıllardır karşılıklı olarak yaşadığım bu samimi dostluktan çok memnunum.Sadece bir tane de değil, çok şükür birçok gerçek dostum ( uzak-yakın) var.Rabbim bizi önce bu dünyada eğer kısmet değilse ebedi alemde birleştirsin.Dostluğumuzu yaşama imkanı versin.Samimiyetle dost arayana da Allah mutlaka nasip etsin.

Yorumlar (1) »

BİR KURBAN BAYRAMI

   Gülümseyerek çocuklarına baktı.Aylardır onu gülümseten tek şey bu değilmiydi? Küçük masum iki hayat.Evlerinin hemen karşısındaki bu park iyiki vardı.Canı sıkıldığında çocuklarının elini tutup, kaçıveriyordu bu sessiz dünyaya.Havalar henüz tam ısınmamıştı. Mart sonuydu ama bahar gelmek istemiyordu sanki.Parkta da ondan başka insan yok gibiydi.Çocuklar büyük bir zevkle sallanıyorken, ara sıra “anne bak” diye seslenmeyi ihmal etmiyorlardı.

-Şimdi İstanbul çok soğuktur, parkı geçtim dışarı bile çıkılmaz.Burada güneş yüzünü gösterir göstermez, o anlık yaz oluyor.Sanki güneş burada yeryüzüne daha yakın mesafede, bulutlar bile öyle, elini uzatsan elleyecek gibisin.Hepsi pamuk parçaları gibi bembeyazlar. İstanbul’da bulutlar böyle değil, havanın kirinden mi ne? Daha gri daha soluk.Zaten gökyüzünü görmek ayrı bir dert, çünkü binalar o kadar sık ve yüksek ki, pencereden bakınca ya karşı evin penceresini, ya da bir duvarı görüyorsun.Burada evler az katlı ve biribirine uzak uzak yapılmış.Hıh, “kedi uzanamadığı ete pis” dermiş.Ben ne diyorum böyle? dedi.Kendimi ne de güzel avutuyorum.27 yıllık sevda böyle çabuk unutulur mu?Unutmaya çalışmıyorum elbet, ama alışmalıyım.Neye alışmalıyım; bu şehre ve istanbulsuzluğa.Yeni insanlara ve ailemin yokluğuna.Gurbetin acısına ve doğduğum günden bu yana alıştığım hayatın, son bulduğuna.

Alışabilecek miydi?İşte bunu zaman gösterecekti.Kendisiyle konuşmaya öyle dalmıştı ki, yanına oturan yaşlı hanımı, ancak ona selam verince farkedebildi.

-Merhaba kızım, senin çocukların mı?

-Hı, efendim!Evet teyzeciğim benim çocuklarım, Allah’ın izniyle.

-Yabancısın galiba.

-Evet buralı değilim.

-Burada tek başına oturduğundan belli oluyor.

-Hıı,deyip sustu.Kendi kendine “Allah Allah! burada tek başıma oturmamla, yabancılığımın ne alakası var ki, ” diye sordu ama cevabını bulamadı.

Yaşlı kadın tekrar söze başladı:

- Ben de oğluma geldim.

-Ya öyle mi, ne güzel.

-Eşimle, oğlum parkın arkasında, lojmanın önünde kurbanla uğraşıyorlar.Ben sıkıldım buraya geldim.

Kadının az önce gösterdiği taraftan, elinde yarım ekmek bir adam onlara doğru geliyordu.

-Burda mısın?Al al soğumadan.

-Aaa ne çabuk pişirdiniz?

-Gelin mangal yakmış, taze taze hemen cız bız hallettik.

O şaşkın şaşkın yaşlı çifte bakarken, etin kokusunu alan çocuklar annelerinin yanına boyunlarını büke büke sokulmuşlardı bile.

- Kızım bak senin kısmetinmiş.Allah aşkına al, çocuklarınla paylaşın.Ben gidip tekrar alırım bu senin nasibin.

-Yok valla olmaz, demesine rağmen kadıncağız yarım ekmeği eline zorla tutuşturup, kalkmıştı bile.

Çocukluk işte, sanki hiç et görmemiş gibi bakışan çocuklarına ekmeği paylaştırdı, kendi de bir parçayı ağzına attı.Doğru ya dedi, bugün BAYRAM.Bugün Kurban Bayramının ilk günüydü.Eşinin “ben uğraşamam” deyip, kendi kurbanlarını bir hayır kurumuna bağışladığını, sabah evde küçük bir bayramlaşma yaptıklarını, İstanbul’daki ailesini telefonla aradıklarını ve bu yavan bayram sabahının acısı içini yakınca, çocukları alıp kendini parka attığını hatırladı.Unutmak istediklerini hatırlatan bu yaşlı çifte kızmalı mı, yoksa teşekkür mü etmeliydi?

- Vay be! Bugün bayram.Yıllarca evdeki kurban telaşından yakınan; kan, et, pis koku diye, kurban bayramının gelişine pek sevinemeyen biriyken, şimdi neden bu hüzün?Demin çocuklarıyla bölüştüğü etin lezzeti hala geçmemiş, kokusu ellerine sinmişti.Kurban bayramı deyince illaki taze et yemek lazım sanki.Bıktığını sandığı kurban telaşını, yaşlı çiftin yüzünde görünce, onları kıskanmıştı.

Elimdekilerin kıymetini bilememişim, yazık bana, dedi.Bari şimdi sahip olduklarımın kıymetini bileyim.Evet onları da kaybetmeden birşeyler yapmalıyım.Geçmişi özleyip düşünerek, şu anımı ve geleceğimi kaybediyorum.Geçen geçti ve geri gelmeyecek ama gelecek inşallah bizi bekliyor.Ona sahip çıkmamız lazım,  dedi.

Az sonra çocuklarının elinden tutmuş eve doğru yürürken onlara bayramı daha güzel, daha özel yaşatmak için yapacaklarının hayalini kuruyordu.

Yorum bırakın »