BİR BAŞKA BAHAR

         Hacer’i  buraya  geldiğim  ilk  yıl  tanıdım.  Şehrin  eski dokusu içinde değişmemiş birçok özelliğinden  birisi de; sokaklarda dolaşıp eski toplayan  ve  karşılığında naylon eşya veren  fakir kadınlardı , Hacer de bu kadınlardan biriydi.  Karşı komşumun çocuklarının eskilerini  almak  için, ilkbahar  ve  sonbahar  olmak üzere ,   yılda  iki  kere  ona gelirmiş. Benim de oradaki ilk kışımdan sonra , yine küçülen kışlıkları  almak için gelmişti.Onların seslerini  kahvaltı sofrasını toplarken duydum.Biraz sonra da  komşum  zilimi çalıp, benim eskileri de  bu esmer ,  solgun yüzlü  ama  henüz çok genç  olduğu  belli  olan  kadına verebileceğimi  söylediğinde  Hacer’i  görmüş, tanımış oldum

        Benden   birkaç yaş küçüktü  ama üçüncü çocuğunu doğurmuştu bile.Konuşmamızın sonunda onun henüz kırkı çıkmış  son çocuğunu , eski bir bezle sırtına bağladığını farkettim.Bezi aralayıp bebeğe bakmak istediğimde  karşılaştığım manzarayı  hiç unutamam.O zaman çok şaşırıp , üzüldüğüm  durumdaki bebeğin aynından yıllarca çok kereler göreceğimi bilemezdim tabiki.Dünyaya geleli kırk gün olmuş ama sanki annesinin karnından hiç  çıkmamış  gibi dünyadan  habersiz , 2 kilodan az , zayıf mı zayıf , sağlıksız olduğu herhalinden belli , bir zavallı insan yavrusuydu  bu.Aralarında iki yaş ancak olan diğer çocuklarda  birbirinden çelimsiz , bakımsız , zavallıydılar.

         Şimdi  aradan geçen 10 yıldan sonra  değişen ne, diye  düşünüyorum da, galiba koca bir HİÇ ! Hacer  35′ ine  yaklaştı ve  geçen bahar  geldiğinde  yine sırtındaki eski bez doluydu.

       -Aman  Hacer  yine mi? diye bağırıvermişim.

       -Napim abla oldu işte, demez mi?

       -Of Hacer bu çocukların  sonunu niye düşünmüyorsunuz?Bak hepsi hasta, bu kaçıncı oldu?

       -Aman sorma işte 8 , ellerinden öper, dedi.

       Yine  birkaç  torba elbise, birazcık yardımla uğurladım onu.Sonra da yıllar öncesine gittim; ilk tanıdığımda verdiğim elbiseler için o kadar sevinmişti ki bu sevincini uzun zaman unutamamıştım.

        -Ah abla ben bunları giydirmeye kıyamam bayrama saklarım.Ay hem de ütülemişsin ne güzel şey bunlar, diye diye zor gitmişti evine.

         Bir başka gelişinde onun inancının miktarını merak etmiş biraz konuşturmuştum.Beni o cahil görüntüsünün ardındaki teslimiyeti, sabrı ve gözünün tokluğu oldukça şaşırtmıştı.Bütün gün sokaklarda dolaştığı için namazlarını kılamadığını, zaten pek dua da bilmediğini anlatıp buna çok üzüldüğünü dile getirmişti.İsyanın, kıskançlığın ve hasetin onun ruhuna hiç girmediğini farkettiğimde çok etkilenmiştim.

         İki yıl sonra ben başka bir sokağa taşınmıştım.Birkaç yıl sonra onu tanımama vesile olan komşum da başka şehire taşındı.Bunu ancak 5-6 ay sonra öğrenen Hacer üzüntüyle zilimi çaldı:

         -Ah ah çok üzüldüm, onun bana çok iyiliği dokunmuştu, son bir kez göremedim, helalleşemedim diye ağlayıp duruyordu.

          -Üzülme ben telefonla konuştuğumda selamını söylerim, senin yerine helallik isterim dediysem de onu teselli edemedim.Son kez konuşup kendim dileseydim , diye üzülerek gitti.

        Bu olayın arasından yine aylar geçti, ben de komşuma telefonda Hacer’in sözlerini aktarmıştım.Bir sabah telefonum çalmaya başladı.Tam telefona doğru hareketlendim ki, kapı da çalmaya başladı.Allah Allah bu ne trafik derken önce telefonu açtım.Ankara’daki eski komşummuş, Ona merhaba der  demez hemen kapıya koştum karşımda HACER!Öyle kalakalmışım, şaşkımlığımı atlatınca hemen telefonu Hacer’e verdim.Al işte bak istediğin oldu, kendin konuş onunla dedim.Gözyaşları içinde;

         -Ablaa, sen misin? İnanamıyorum.Sesini duydum ya daha birşey istemem, diye ağlaya ağlaya onunla vedasını yaptı.

          Kalp temizliği, gerçekten arzulamak bu olsa gerek.Onunla konuşmayı ne kadar istemiş ki , kendi altı aydan sonra gelecek tam o gün o saat arkadaşım beni arayacak ve onlar konuşacaklar.Bu dünyada yaşadığı bunca sıkıntılara,  yokluğa,  sefalete isyan etmeyen, açgözlülük bilmeyen  Hacer. Kimbilir seni daha ne mükafatlar bekliyor.Rabbim bu kadarcığını bana gösterdi, kimbilir sen neler yaşayacaksın?Bana da ibret almak düşüyor ve seni beklemek , bir başka bahara…

Comments (6) »

DUA

 Rabbimiz “Bana dua edin ki, size icabet edeyim.Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir” buyurur.

Dua; biz kullar için öyle muhteşem bir şey ki, zannediyorum bunu anlamaya ömrümüz yetmez.Namaz başlı başına bir dua zamanı olduğu gibi, oruç da kişiyi duaya götüren bir ibadet.İnsan aç kaldığı, nefsini zevk veren dünyevi şeylerden uzaklaştırdığı müddetçe Rabbine bu zevklere kavuşmak için dua eder. Gün boyu aç dururken, bedeni doymak için Rabbine yalvarır adeta.Zekat ibadetinde de aynı şey var.Kişi verdiğini Allah için verir ve sanki ” Rabbim malımı benden alma, bu verdiğimi ziyadeleştir” der.Fakirin halini görüp “Allah’ım beni de böyle yoklukla imtihan etme” der.Hac ibadeti de dualar bütünüdür.Demek ki kulun bütün ömrü dua üzerine kurulmuş.

Dua kabul edilsin veya edilmesin insanı rahatlatan, ümitsizlikten koruyan bir kalkandır. Rabbim biz müslümanların her isteğine mutlaka cevap veriyor.Ama her dua eden, duasının gerçekleşmesini aynen görmeyebilir, çünkü O’nun hikmeti, istediğimiz şeyi olduğu gibi aynen vermeyi gerektirmeyebilir.O zaman da günahlarımızın affı veya duanın ibadet olması sebebiyle ibadet sevabı kazanmak şekliyle cevap alırız.Dua etmeyi sadece Allah’tan bir şeyler istemek için bir yol olarak görürsek, bu büyük ibadete yazık etmiş oluruz.Oysa şimdi batılı ilim adamları bile duanın en büyük meditasyon olduğunu kabul ediyorlar.

Dua kulluğun özü, Allah’a yönelişin ismidir.Rabbim “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var!” demiyor mu?Kul, acizliğini anlayarak dizleri üstüne çöker ellerini semaya açar ve yalvarır “Ey herşeyin yaratıcısı büyük Allah’ım; ben acizim ben senden başka sahibi olmayanım, sen Rahmansın-Rahimsin, bana yardım et.” İşte bu teslimiyet bizi dünyada hiçbir zulmün ve musibetin ezemiyeceğinin kanıtıdır.Acizliğimize inanıp, en büyük kudret sahibinin merhametine sığınmak bizi maddi-manevi bütün belalardan korur.

Dua kulun miracı, dua kulun en yüksek makamı, dua kulun tek ilacı…Allah’ım bana bu dünyada verdiklerin için ve vereceklerin için binlerce kez teşekkür ediyorum.Sana binlerce şükür ki; beni bu fıtratla, bu ahlakla, bu cisimle yarattın.Böyle ana babanın elinde büyüdüğüm için, günaha batmadan Eyüp gibi mübarek bir yerde yedi yıl senin rızan doğrultusunda okuyabildiğim için, böyle bir eşle, böyle tertemiz iki evlatla ödüllendirildiğim için , şimdiye kadar karşılaştığım arkadaşlarımın bir çoğundan, değeri hiçbir şeyle ölçülemeyecek güzel hasletler edindiğim için, şu an içinde yaşadığım (maddi manevi) güzel hayat için sana sonsuz teşekkür ediyorum.Beni bu halimden yoksun bırakma, evlatlarımı senin yolundan ayırma Allah’ım…

Comments (3) »

HAKİKAT PERDESİ

      Eyüp İmam Hatip Lisesi 1989-1990 öğretim yılı son sınıf öğrencilerinin çalışmalarının derlenmesiyle HAKİKAT PERDESİ ARALANIRKEN isminde bir kitap çıkartılmıştı.Bu kitabın son sözünü de o sınıfın 7 yıllık kıdemli öğrencisi olarak ben yazmıştım.Okuduğum zaman hala gözlerimin yaşardığı bu son sözü sizlerle paylaşmak istedim.

İŞTE SON SÖZÜMÜZ

Sevgi ve huzurla dolu yedi yıl nasıl son bulduysa; inanç ve imanla dolu kitabımızın sahifeleri de böylece son buldu.Öyle zor ki, anlatacak kelime bulunmuyor, son yaprak ve son söz için…

EİHL’nin beşinci mezunları olarak gözlerimiz yaşlı fakat yüreğimiz cihad azmiyle dopdolu…

Bizler yepyeni umutlarla yetiştirilen, yepyeni bir nesiliz.Biliyoruz ki, bu dünyada ne kadar İslam hayatı yaşarsak o kadar insanız.Ve yine biliyoruz ki, insanlığın kurtuluşu ancak İslam iledir.Bu düsturlar ile Allah’ın ipine sarıldık, bir vücud olduk küfrün kapısına dayandık.Belki bu kapıyı kıranlar biz olmayacağız fakat bütün gücümüzü bu yolda harcayacağız.Gerekirse canımızı bu yolda feda etmekten kaçınmayacağız.
Büyüklerimiz hep aynı cümleyi ezberlettiler bize.Bir nesilden bahsettiler, özlenen ve beklenen bir nesilden.Allah’ın erleri olan, mücahid ve mücahidlerden oluşan bir gençlik ordusunun muhteşem portresini çizdiler, körpe zihinlerimize.Bizler de hep bu portrenin sihirli havasında yaşadık.Ve o ordunun erleri olmak için yıllarımızı cömertçe harcadık.

Belki bunca yıldan sonra beklenen-özlenen neslin muhteşem portresini oluşturamadık, ama biz bu neslin en yakın takipçileri olduğumuza inanıyoruz.Ve inanıyoruz ki, ona renk verecek, şekil verecek, ruh verecek olanlar bizleriz.Çizilecek portreyi öyle iyi biliyoruz ki, onun ressamları bizden başkası olmayacak, olamayacaktır.

İçimizdeki ilahi aşk kimi zaman çok şeyler söyletiyor, çok sözler verdirtiyor.Mevlam bizleri sözünde duran kullarından eylesin.Fakat büyük şairin diliyle:”Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak.” diyor ve elimizden geldiğince davamıza sahip çıkmamıza söz veriyoruz.

Evet..! Yıllarca evimizden çok oturduğumuz sınıfımızdan, anne-babamızdan çok gördüğümüz hoca ve arkadaşlarımızdan ayrılma zamanı da geldi.Bin kere, yüz bin kere hakkınızı helal edin, diyoruz.
Yıllarca üstünde oturduğumuz sıralarımız, yazılar yazdığımız kara tahtamız, bize ayna olan pencere camlarımız elveda…Tozunu-kirini ve en tatsız günlerini dahi, mumla arayacağımızı bildiğimiz ilim yuvası EİHL elveda…Yedi yıldır bizleri kenetleyen ve bir vücud haline getiren Eyüp sana da elveda…

İşte son sözlerimiz de yavaş yavaş tükeniyor.Ayrılıklar hep acılarla doludur, gözler hep nemlidir, dudaklar hep titrek ve zihinler allak bullak.Fakat boğazımıza tıkanan hıçkırıklara, istemeden akan gözyaşlarımıza rağmen, şuurumuzu kaybetmiyoruz.Biz, bize güvenenlerin güvenlerini boşa çıkarmamaya yeminliyiz.Biz, bize emek verenlerin emeklerini heba ettirmemeye yeminliyiz.Ve biz, bizi sevenlerin sevgisine layık olmaya yeminliyiz.

İŞTE SON SÖZÜMÜZ : “BİZ, ALLAH YOLUNDA ALLAH İÇİN ŞEHADETTEN KAÇMAMAYA YEMİNLİYİZ.”

Eyüp İmam Hatip Lisesi

12/B sınıfı

Comments (4) »

ZOZAN

   Senenin sonunda on yıl olacak; onunla aynı yıl geldik bu mahalleye.Nasıl bir yer burası diye, camdan sokağı seyrediyordum, evlerin seyreldiği taa karşı tarafta eski evin yanında bir küçük baraka gözüme ilişti, içinde de gencecik biri.

Burada kızlar on ikisinde evlendiği için önce anlamadım kız mı kadın mı?Birkaç gün sonra eve gelen orta yaşlı adamla münasebetinden anladım ki o adamın eşiydi bu gencecik fidan.On üç – on dört en fazla on beş yaşında, cılız bir bedeni vardı.Maviye çalan beyaz örtüsünün önünden çıkan saçları kınalı, teni buğday, gözleri ise yemyeşil tam bir kürt güzeli.Yazın en sıcak günlerinde ben evde klimanın altında tembel tembel otururken o bir yıl sonra sırtına bir bezle bağladığı bebeğiyle barakanın çevresine yaydığı koyunlarla ilgilendi.Kışın en soğuk gününde ben kaloriferin sıcağında mayışırken o ikinci kışında, ikinci bebeğini de kucağına aldı.

Beş koca yıl geçmişti ki, bir gün yolun o tarafına doğru yürürken açık kalan barakanın kapısından gözlerimi içeriye davet ettirdim.On saniyelik bu misafirlikten gözlerim öyle yorgun döndüler ki bana, günlerce yaşlarını kurutamadım.Tek göz odanın sefil halini, köşedeki mutfak bölümünün tam takır tencerelerini, minder üzerinde inleyen bebeklerin halsiz bedenlerini, o gözler beynime nakşettiler.Bebeler zor bela büyüdüler.Şimdi en büyüğü dokuz en küçüğü bir yaşında, sayılarını tam kestiremiyorum, ya beş ya altı oldu.Hiçbiri de okul yüzü görmedi gariplerimin.Yeni kardeşleri gelene kadar şanslıydılar çünkü analarının sırtına bağlıydılar, doğan yeni kardeşle onlar da ince minder yataktaki yerlerini aldılar.Emekleme, yürüme aynı kilimin üstünde oldu.Yaz gelince barakanın çevresindeki otlar ve topraklar oyuncaklarıydı ama kış zordu onlar için; sobaları sadece akşamları tüttü.Kimbilir hangi eskiciden alınma birkaç kanalı gösteren televizyonları beş altı ay tek oyuncaklarıydı.Benden en az on yaş küçüktü zavallı Zozan (ismini mahalleliden duydum, kürtçe bir isim) ama şimdi benden büyük gösteriyor.On yılda çektiği çile, sırtına bağladığı her çocuk ona fazladan yıllar ekledi.İlk evlendiğinde orta yaşlı olan kocası şimdi oldu yaşlı bir amca, çocuklar sanki torunu.Bedenleri değişti sayıları her yıl değişti ama baraka hep aynı kaldı.Her yaz elden geçirmeseler daha da harap olur, belki tepelerine çökerdi.Her Ramazan mahallenin hali vakti iyi olanlarıyla topladığımız yardımları ulaştırdık garip baraka ahalisine ama yetti mi bilemem.Çok eskitmeden kıyafetlerimizi ulaştırdık, etimizi, aşuremizi, ara sıra erzağımızı gönderdik ama bilemiyorum tam vakti miydi?

Bir ay önce yolum yine sokağın o tarafına düşmüştü.Zozan kapının önünde oturmuş birşeylerle uğraşıyordu ki bir an göz göze geldik.On yıl önce yeşilliğine parlaklığına hayran olduğum o güzel gözler nasıl da değişmiş; sonbaharda sararan yeşil yapraklar gibi onlar da solmuş, kurumuşlar.Tebessüm etmeyi unutmuş dudakları kupkuru belki hayata belki de hayattaki benim gibi nankör insanlara çatmış kaşını.Çatık kaşları artık onun yüz ifadesi olmuş, hiç bozmadan şeklini öyle baktı bana.Utandım bu bakışlardan hem de çok utandım. Hayatta şikayet ettiğim küçücük şeyler için, verilen onca nimete teşekkürden aciz olup hep açgözlü olduğum için utandım o gözlerden.Elimdekilerden, üstümdekilerden, midemdekilerden herşeyden utandım.Bana verilenler ve ona verilmeyenler ikimiz için de imtihan ise, hangimiz öndeyiz bu imtihanda?Ben şükretmeyi, nefsimi dizginlemeyi, Zozan gibilere vakfetmeyi becerebildim mi?Ya O, sabredip isyan etmeden hamdolsun buna da diyebildi mi?Bilmiyorum Allah’ım kulluğumuzu senin önünde pervasızca sürdürüyoruz ama senin rahmetine, merhametine mazhar olabilecekmiyiz?Bilmiyorum bilemiyorum…

Dün mahallede bir telaş vardı.Barakaya doğru aktı konu komşu.Merak ettim ama üşendim dışarı çıkmaya.Akşam üstü komşum kapımı çaldı.

-Zozan ! dedi, yaşlı gözleriyle doğum yaparken …Ebe kadın ben suçsuzum demiş ama bilmiyorum, son anda hastahaneye yetiştirmişler fakat çok geçmiş.
Dondum kaldım kapının önünde. Gencecik fidan, ya bebeler en büyüğü dokuz yaşında…Vah Zozan vah, ah cahillik ah!

Comments (4) »

DOĞUM GÜNÜ

           Bugün benim doğum günüm.Oğullarından sonra bir kızı olduğuna sevinsin mi,üzülsün mü bilemeyen annenin , karnında iken bilmeden ameliyat olduğu için doktorların %99 sakat olur dedikleri ,tıp mucizesi bebeğinin doğduğu gün.

           Kız  çocuğuna sevgisi büyük , oğullarından sonra kızını merakla, Haydarpaşa Askeri Hastahanesi ‘ nin bahçesinde ağaç tepesine çıkıp görmeye uğraşan bir babanın son evladının doğduğu gün…

           “Bu kuma gibi kız da nerden çıktı”deyip , eve gelir gelmez gözünü oymaya çalışan, elinden kurtarılıp yüksek beşiklere yatırılınca da bütün eşyaları üstüne fırlatan , yaramaz minik abinin zavallı kardeşinin doğduğu gün…

            14  yaşında gerçek bir abi, abiden öte küçük baba , ikinci anne olan,  asla hakkı ödenmez büyük abinin biricik kız kardeşinin doğduğu gün…

            Biri sağ biri rahmetli iki abisiyle yıllar ve saatler farkıyla aynı ayın, aynı gününde    doğan, kendisi tek kız olduğu gibi , kızı da tek bir annenin doğduğu gün…      

            Babasının ”  iki böceğin bir çiçeği ” dediği, kurak Urfa çöllerinde susuz kalmış Gülnihal ‘in doğduğu gün… Bugün 36 yıl oldu , işte bugün büyük imtihanın başladığı gün…                              

Comments (7) »

GÖÇENLER KERVANI

      Yine bir arkadaşımın göç (ölmek anlamında değil)  haberini aldığımdan beri tuhaf duygular içerisindeyim.Dokuz yılda oldukça arkadaş edindim, aynı zamanda onlarcasını da uğurladım. Kimisiyle daha birkaç kez görüşme fırsatı bulmuştum, kimisiyle de yıllarca yarenlik etmiştik. Kimisiyle gerçekten dost olmuştuk, kimisiyle hep uzlaşma çabasındaydık. Ama sonuçta hepsiyle insanlık adına alış-verişim olmuştu.”Onunla kırk yıl yaşasam samimi olamam” dediğimden bile mutlaka birşeyler öğrenmişimdir.

Bir tanıdığım vardı, benden çok farklı bir kültürde yetişmiş, fikirleri, görüşleri bana yakın ama hayattaki duruşu, şakaları bile benim açımdan bakıldığında anlaşılmaz ve tuhaftı. Onu anlamaya çalıştığım zaman zarfında çok kırıldım ama sabırla onu çözmeye uğraştım.Sonunda o da göçenler kervanına katıldı ama ben onu ve amacını asla anlayamadım.Gittiği şehirde umarım onu anlayanlar olur. İşin tuhafı bazen onu bile özlediğimi hissediyorum.Bir başkası; her açıdan benimle zıt bir karekterdi. Sadece karekter değil görüşü, yaşantısı, doğru bildikleri bile benimle taban tabana zıttı.Bana kalsa belki de hiç görüşmezdim, “onunla ne paylaşabilirim ki” derdim.Hele onun yerinde olsam benimle hiç arkadaşlık kurmayı düşünmezdim.Ama o ısrarla bana yaklaşıp samimi olmak istedi.Ben gitmesem o geldi, ben konuşmasam o konuştu.Belki bir daha onu hiç göremem ama hayatımda bir renk oluşturan, insanları tanımada bana yardımcı olan bu Kayseriliyi de unutamayacağım kesin.

Dediğim gibi burada çok insan tanıdım. Bazıları sanki ruh ikizimdi, bazıları da tam zıttım.Ama işin ucu ayrılığa varınca insanın içi hüzünle doluveriyor.Annemi hatırlıyorum, babam asker olduğu için birçok ili dolaşmışlar.Annem bunun zorluklarını anlatırken “ah! kızım bir şehre gittiğimde ben nasıl alışacağım diye ağlardım, sonra da nasıl ayrılacağım diye ağlardım.O kadar çok ahbap edindik ve hepsiyle ayrılırken o kadar ağladım ki, gözümün yaşı hiç kurumadı” derdi.Annem bana bunları anlatırken çok mu özendim acaba diyorum, hiç hesapta yokken benim de başıma geldi.Bütün bu yaşadıklarım, yani çevremdekilerin katıldığı göçenler kervanı beni çok etkiliyor.Her an bir başka arkadaşımdan ” ben gidiyorum hakkını helal et” sözlerini duymayı beklemek, onun adına   ( eğer gideceği yer istediği yer ise) sevinip, ayrıldığımız için üzülmek tıpkı ölüm gibi…

Düşünecek olursak gerçekten bunun  ölümden pek farkı yok.Tek fark ölüm istenmeyen birşey, bu gidiş ise istenen hatta uğraşılıp dualarla arzulanan bir gidiş.Sonuçta; sırayla ve kaçınılmaz mecburi bir göç.Benimde vaktim gelecek elbette, ben de hem dünyada hem dünya dışına göçeceğim.Nasıl şimdi ayrılırken bir gün tekrar görüşmeyi arzuluyorsak, ölüm bizi ayırdığında da cennette buluşmayı arzulamıyor muyuz? İmanıma şükürler olsun Allahım.Sevdiklerimden ayrılırken onları bir daha asla göremeyeceğimi düşünsem, bu ayrılık acısına nasıl katlanırdım. Ama kesin bir gerçek ki, birgün hepimiz mutlak varış noktasında görüşeceğiz.Bu dünyadaki ayrılıklarında böylece hiçbir elemli yanı kalmıyor, şükürler olsun.

Comments (4) »

ZOR VAZİFE

Kulluk vazifelerimizin içinde belki de en zoru, davranış ve yöntemimizde ki, en ufak hatanın bile, büyük zararlar verebildiği ağır vazife; ANA-BABALIK… Üzerimize aldığımız bu büyük mesuliyet , zorluğunun yanısıra öyle tatlı , öyle haz dolu ki, insan bu zorluğun altına girmemeyi düşünemiyor. Önce dünyaya getirme zorluğu, sonra maddi-manevi külfetiyle doğan masumu ele avuca getirme telaşı, derken eğitimi , ahlakı , geleceği hepsi büyük sorumluluklar.

Allahü Teala’ nın yarattığı insan ve hayvan mahlukata verdiği içgüdüler, bizden birer parça kabul ettiğimiz bu masum varlıklara şefkatli olmamızı, fedakar olmamızı sağlıyor.Sadece insan değil hayvanlar dahi yavrularına sahip çıkıyor, besliyor, koruyor(hayvan veya insanda bazı istisnalar ayrı) .Önemli olan, bizi hayvandan ayıran yönümüzle bu emanetlere sahip olmamız.Onların bir şekilde, az veya çok maddi ihtiyaçlarını sağlamak kolay.Lakin hayata geliş, varoluş gayelerine yani kulluklarına yardım etmek, onları manevi olarak ta doyurmak, ana-babalığın birinci vazifesi olmalıdır.Bu yolda öyle büyük bir vebal altındayız ki, bu vebalin ağırlığı altında ezilebiliriz.

Onların başarılarıyla övünüyor, bu başarıdan kendimize pay biçiyorsak, olumsuz her sonucun bizden izler taşıdığını da asla unutmamalıyız.” Benim çocuğum okudu, şimdi falan mevkide” diye övünürüz.Öyleyse ” Ben evladıma yeterince sahip çıkamadım, şimdi böyle kötü bir insan oldu” da diyebilmeliyiz.Oysa sebep-sonuç arasında bir düzen bir denge var.Rabbimin imtihanları bizi bu yolla deniyor olabilir, yani evlatlarımızla imtihan olunabiliriz.Ama sonuç olumsuz olursa imtihanı kaybeden biz oluruz, suçlu kaderimiz asla değildir.Nice alim kişiler bu imtihanı kaybetmiştir.Biz üzerimize düşeni fazlasıyla yapmalı sonucu Rahmana bırakmalıyız.Kimi çocuk anasından- babasından yoksun mükemmel hasletlerle yetişir, kimi çocuk maddi manevi dört dörtlük bir evde imkansızı başarıp kötü bir ahlaka sahip olur.Bunların sırrını bilemeyiz.Bizim yapacağımız şey vazifemizi bilmek bu yolda çabalamaktır.Yani ana- babalığı önemsemek, bunun bilincinde olmaktır.

Kul nasılki, ibadetle mükelleftir, evin erkeği çalışıp rızık kazanmakla, hanım ev hizmetiyle vazifelidir, ana-baba olan insanlar da, bu vazifelerine ilaveten sorumluluklarını üstlendikleri evlatlarının , ruhlarını ve ahlaklarını beslemekle sorumludurlar. Biz de bu bilinçle yaşantımıza yön vermeye çalışıyoruz . Evlatlarımız bizim için hem çok büyük sorumluluk hem de çok mübarekler. Evet onlar bizim için çok mübarekler, çünkü biliyoruz ki, vefatımızla arkamızda bizim için devamlı birer hayır kapısı olacaklar.(İNŞALLAH) Dünyevi lezzetlerde, nasıl onlar için en güzelini en mükemmelini istiyorsak , uhrevi lezzetleri de ebedi alemde yaşamaları için , emanetçiliğimizi layıkıyla yapmaya çalışıyoruz.Dünya imtihanını en az hatayla en az zararla atlatmalarını umudediyoruz.

Ana-baba olarak bizim bu vazifedeki, dünyalık tek çıkarımız iç huzurudur herhalde.Şahsım için , bu dünyada menfaat ummadan yaptığım en önemli görev; analık.Bunca emek için maddi hiç bir menfaat beklemiyorum ama hayırlı evlatlar yetiştirebilirsem Rabbimin katında bir değeri olacağını ümitediyorum.

İnşallah Rabbim beni evlatlarımla imtihan etmez, her duamın başı budur.İnşallah onların bana dua ettiren hasletleriyle gurur duyarım, Rabbimin rızasını bu yolla kazanırım, anlımın akıyla analık vazifemi tamamlarım. Allah(cc) hepimizin evladını hayırlı kılsın AMİN…

Comments (3) »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.